Sokak Kedisi Ponpon’la Düşünmek

Geçen Nisan’da Japonya’dan döndüğümde İstanbul’da kendimi ailem dışında çok yalnız hissediyordum, çünkü beş yıl önce Japonya’ya gitmeden önce bir beş yıl da Ankara’da yaşamıştım. Yani uzun zamandır kabına sığmayan bu kente yabancıydım. O sıralarda Kadıköy’ün bir semtinde yaşadığım sokakta tarçın renkli bir anne kedi ve üç yavrusuna rastladım. Yavrulardan ikisi sarı lekeli beyazdı, biri çirkin ördek yavrusu gibi gri-kahverengi bir tekirdi. Aralarında en yabanisi de oydu en başlarda; beyaz yavrular kendilerini rahatlıkla insanlara sevdirirken, o insanlardan kaçıyordu. Yalnızca kardeşleriyle oynamaktan mutluydu. Geçen ilkbahar boyunca üçünü hep bir arada, bazen anneleri de yanlarındayken sokağımızdaki bir çıkmaz sokakta park etmiş arabaların altında yatarken, özel bir hastanenin gencecik insanların gece boyu çalıştığı çağrı merkezinin olduğu bir apartmanın bahçesinde oynarken ya da inşaat molozlarıyla dolu çuvalların üstünde üç kardeş iç içe geçmiş, uyurken görürdük. Sonra yaz başında şiddetli bir yağmurdan sonra anne ve iki beyaz yavru ortadan kayboldu, nereye gittiklerini bilemedik.

Birkaç aylık yavru tekir kedi yalnız kalmıştı. İşte o tarihten sonra o kediyle ve onun sayesinde biraz da başka sokak kedileriyle ilgilenir oldum. Yazın dolu yağıp, yaşamın felç olduğu bir gün onu hastanenin çağrı merkezinin olduğu apartmanın bahçesinde ıslanmış, ama sağ salim bulunca ilk kez kucağıma aldım. O da çok korkmuş olacak ki izin verdi. Artık benim için varsa yoksa o yavru tekirdi… Hemen her gün sokağımızdaki çıkmaz sokak eksenli bulunduğu yerlerde onu arar ve besler oldum. Karnı doyduktan sonra en az bir on beş, yirmi dakika da oyun oynardık. Sokağa fırlamasın diye köşedeki bir börekçinin bahçesinde oynardık daha çok. Kendini maymun sanıp, sevinçten şekilden şekle girer, elimi ısırır ve koluma dolanırdı. Biraz büyüyüp, tırnakları uzadıkça oyunlarımızdan epey bir yara bere ile çıkar olmuştum. Bu arada yumuşacık ve kabarık tüyleri nedeniyle adını da koymuştum: Ponpon. Arada Ponpik diye de çağırırdım. Yalnız ben değil, börekçi, çağrı merkezinde çalışan çocuklar ve temizlik görevlisi Bedriye Hanım da Ponpon’u beslerler ve severlerdi. Ben bir yerlere gitmeden biraz sevecek olursam, peşime takılır, kolay kolay bırakmazdı.

Sonra Eylül sonlarına doğru havalar soğumaya başlayınca uzun süre ortadan kaybolmaya başladı. 27 Eylül’de Kadıköy’den eve dönüş yolunda çıkmaz sokağın başındaki çöp koyteynırlarının altında yatarken görünce sevinip, çağırdım. Normalde hemen yanıma koşardı, ama bu kez güç bela yanıma geldi, çok zayıflamıştı. En sevdiği ıslak mamalardan bir paket açıp, verince yiyemedi. Anladım ki hasta ufaklık… Kucakladığım gibi daha önce ana caddede gözüme çarpan, en yakın veteriner kliğine götürdüm. İlgilendiler, ondan sonra her gün düzenli serum tedavisine başlandı. Ben de bakım için eve aldım. Başta basit bir enfeksiyona karşı yapılan tedaviden olumlu etkilenmiş gibiydi, evdeki ilk bir iki gün benimle oynayabilecek ve beni evde oradan oraya izleyebilecek kadar canlıydı. Ama sonra nefesi düzelmeyince, çekilen röntgenden akciğerinin bir hayli zarar gördüğü ve yaşama olasılığının az olduğu anlaşıldı. Serum tedavisi artırılıp, bütün güne yayıldı. Bu da Ponpon’un bütün bir günü veterinerde bir kafeste geçirmesini gerektirdi. Geçen Pazartesi başlatılan bu yoğun tedaviye Ponpon iyi tepki vermedi, gün geçtikçe durumu kötüleşti. Sonunda Perşembe günü benden habersiz yapılan bir acil durum müdahalesi (veteriner hanım akciğerinde birikmiş iltihaplı sıvıyı bedeninden çekmeye çalışırken) sırasında öldüğünü akşam onu almaya gittiğimde öğrendim. Ponpon’un ağır hasta olduğunu bilsem de bu ani haberi iyi ve sağduyulu karşılayabildiğimi söyleyemem, çünkü bütün bu acil müdahaleden iki adım ötedeki evimde habersiz bırakılmış olmayı ahlaki bir sorun olarak değerlendirdim.

Kendilerinden detaylı bir rapor istedim. Doğum günüm olan Cuma akşamı veteriner çalışanlarından genç bir hanım arayıp, raporun hazır olduğunu söyledi. O sabah veterinere uğrayıp, başka bir erkek çalışandan Ponpon’un evdeyken üzerinde uyumayı sevdiği şalımı geri alırken, kent ortamında insanları rahatsız etmeden cansız bedenini gömecek bir yer düşünemediğim için,  veterinerden doğrudan belediyenin almasını kabul ettiğim Ponpon’u kendileri belediye görevlilerine teslim ederken, mümkünse Tuzla’daki hayvan mezarlığına gömmelerini söylemesini rica etmiştim. Akşam raporun hazır olduğunu haber vermek için arayan veteriner çalışanı hanıma ister istemez belediyeden gelip gelmediklerini sorunca, bir anlam veremediğim belli belirsiz bir, “Evet, zaten saat de altı oldu!” yanıtı gelince, bu kez içime bir kuşku doğdu. Ya hemen caddedeki bir çöp koyternırına atıverdilerse? Gözümde kargaların çöp dağları üzerindeki Ponpon’un tatlı bedenine doğru pike yaptığı bir sahne canlandı. Üsteledim: “Belediyenin hangi biriminden geldiler?” Arayan görevli bunu bilmiyordu. Kendim belki bir ipucu çıkarabilirim umuduyla son bir kez sordum: “Nasıl bir araba ile geldiler?” Onu da bilmiyordu ve umursamazca yanıtladı: “Nasıl bir arabayla geldiklerini nereden bilebiliriz ki? Dükkanın içinden aldılar.” Elbette, bu kadar basitti, ellerinde ölmüş bir hayvanın sahibinin içini rahatlatma gibi bir görevleri yoktu. “Burası Türkiye!” idi,  “İşler böyle yürüyor”du. “Psikolog” değildiler. Daha özenli, saygılı bir yaklaşımı, hizmet anlayışını ima etmenin bir yararı yoktu. Üstlerine alınmayacak, eleştirinizi bile saygıyla dinlemeyip, sizi gereksiz didişmelerin içine çekip, kendinizi tutamayıp, “Geri zekalı!” diye haykırdığınızda da, veterinerin girişindeki kameraları işaret edip, uyaracaklardı.

Oysa sizin zaten “akciğer sıvı drenajı müdahalesi sırasında (…) pulmoner ve kardiak arrest gelişmiş ve müdahale tamamlanamadan (…) ex olmuş” kedinizin doğru düzgün gömülmesi ve veterinerin tedavi sürecindeki eksiklikleriyle ilgili düşüncenizi söylemekten başka bir derdiniz yoktu. Son olarak, veteriner kliniğinin gerçek sahibi ile bir parça daha insancıl bir diyalog kurabildiysek de, o da kedinin ölümünden sonraki iki telefon konuşmamızda da Ponpon’la ilgili işler için aile yaşamından özveride bulunduğunu ısrarla belirtti, sanki kendi işini yapmıyormuş da bana bir iyilik yapıyormuşçasına. Kedim için bir tür duygu sömürüsü olarak yorumladığım ,”çocuğunuz” demeyi de sürdürdü. Kediye kedi, köpeğe köpek demekte bir yanlışlık mı vardı? Sonuçta teknik açıdan ellerinden geleni yaptıklarından kuşku duymasam da, süreç boyunca ben istemediğim durumda, yeterli bilgi paylaşmamalarını ve Ponpon öldükten sonraki (b)ilgisizliklerini (bu arada Ponpon’un ölüsünün ne olacağına ilişkin belirsizlikle ilgili belediyeyi suçlamaktan da geri kalmadılar; öte yandan, kendileri belediyede nereyle iş yaptıklarını bile bilemiyorlar!) eleştirebilmeyi Ponpon adına hak ediyoruz. Hem bu hiçbir durumda kendine toz kondurmama, öz eleştiri yapmama, her koşulda zeytinyağı gibi üste çıkmak da ne oluyor? Biz toplum olarak nasıl gelişeceğiz?

Sonuçta, Ponpon’un anısını biz içimizde yaşatırız. Bunu yukarıdaki gibi üzücü, anlamsız tartışmalarla kimse kirletemez. Ponpon’un ağırlıklı olarak yaşadığı çıkmaz sokağa “Sokak kedisi Ponpon Mart-Eylül 2017 tarihleri arasında burada yaşadı,” diye bir tabela çakılması gibi, içimizi ısıtan düşler kuracağız. Sokak hayvanlarının daha örgütlü bakımı için, varlıklı semtlerden belki apartman aidatları içinde ufak bir vergi alınmasını önerecek babam… Ponpon’la düşünmeyi sürdüreceğiz.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.